Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Ekim 2013 Pazartesi

Beni Hatırlayınız...






Günün sözü

ÇAĞDAŞ bir cumhuriyet kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi demektir…
M.Kemal Atatürk 








Sorunların değil,
çözümlerin kaynağıdır
Cumhuriyet…

BUGÜN ve yarınlarda da, Cumhuriyetimizin 90. Yılı'nı, cumhuriyete olan inancımızdan zerre kadar taviz vermeden, bir kez daha coşkuyla kutlayacağız. 
Yüzlerine Atatürk maskesi takanların, Cumhuriyet’in ve demokrasinin tüm değerlerini, Atatürk ilke ve devrimlerini yok sayanların, kurum ve kuruluşlarda cumhuriyet karşıtı eylemleri destekleyenlerin, din adı altında yobaz çalışmalara izin verenlerin ve buna göz yumanların, Atatürk ve cumhuriyet üzerinden siyaset yapmaya hakkı yoktur… 
Bilinmelidir ki demokrasi, birilerinin dediği gibi, ne amaca giden yolda bir araçtır, ne de durağa geldiğinde inilecek bir otobüs…
T.C. Kültür Bakanlığı'nın resmi sitesinde yer alan bilgilerde, Atatürk'ün dediği gibi; 
" Baylar ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczublar memleketi olamaz. En doğru ve en hakikî tarikat, medeniyet tarikatıdır...
Bizi yanlış yola sevkeden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir..."
Evet, Cumhuriyet'e, demokrasiye ve Atatürk'e olan inancımızı bir kez daha belirtirken, sizlerle, tarihin sayfaları arasında kalan bir bilgi ve belgeyi paylaşalım:
" Halkımızın, hiçbir şekilde ödün vermeden koruduğu ve belki de birinci derecede korumakla sorumlu olduğu en büyük miras, kuşkusuz Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın önderi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarının kurduğu CUMHURİYET’tir…
Halkın egemen olduğu Cumhuriyet yönetim düzeni, demokrasinin tam karşılığıdır. Halk egemenliği, tam bağımsızlık, ülke bütünlüğü, çağdaşlaşma, laiklik, barışçılık gibi temel ilkeler, Atatürk ve Cumhuriyetinin en büyük farklılığı ve seçkinliğidir kuşkusuz.
Yakın denebilecek geçmişe şöyle bir baktığımızda, padişahlıkla idare edilen bir toplumun, cumhuriyet rejimine geçişinin zorluklarını görürüz. Bugün bizler için bir “kelime” olan Cumhuriyet, aslında halk adına kazanılan bir destandır.
Bugün, ülkemizde farklı sorunlarla karşılaştırılarak (sosyal, kültürel, siyasal anlamda) bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde hırpalanmak, yıpratılmak istenen Cumhuriyetimiz, bu tartışmalardan kesinlikle arındırılmalı; bu en demokratik katılımcı devlet modeline sıkı sıkıya sahip çıkmalı ve cumhuriyet karşıtı hareket, fikir ve unsurlara karşı tek vücut oluşturmalıdır. Çünkü, SORUNLARIN DEĞİL, ÇÖZÜMLERİN KAYNAĞININ CUMHURİYET’te olduğuna inanmalıyız.
Elbette ki kolay gelinmedi 90. yıllara. Bu yazıda bunun zorluklarını, yaşananları, bir kez daha tek tek anlatacak değiliz. Böyle bir amacımız da yok zaten. Ancak, okurlarımıza, cumhuriyetin vazgeçilmezliğine inanlara, belki belleklerden silinmiş veya bellerlere yeniden yerleşecek olan, tamamı okunduğunda, “vay be, ben bunu bilmiyordum” diyebileceğiniz ve bunu dostlarınızla, ailenizle, çocuklarınızla ve hatta torunlarınızla paylaşabileceğiniz birkaç bilgiyi aktarmak istedik :
“…Cumhuriyet’in ilanını incelediğimizde karşımıza 1923 tarihli üç tane gazete çıkar. İşte VATAN gazetesinin haberi:
30 Ekim 1923
“ANKARA – 29 EKİM (ÖZEL MUHABİRİMİZDEN) BUGÜN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ TÜRK DEVLETİ’NİN ŞEKLİNİN CUMHURİYET OLDUĞUNU İLAN ETMİŞ VE GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI 158 OYLA CUMHURBAŞKANLIĞI’NA SEÇMİŞTİR. CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDEN SONRA GAZİ PAŞA, İSMET PAŞA İLE FETHİ BEY’İ YANINA ALARAK BAŞKANLIK ODASI’NA ÇEKİLMİŞTİR.
O dönemlerde yayımlanan gazetelerin içinde yer alan VAKİT gazetesi de tıpkı VATAN gibi sekiz sütuna duyurmuş Cumhuriyet’in ilanını :
CUMHURİYET DÜN RESMEN İLAN EDİLDİ. 
1. CUMHURBAŞKANIMIZ GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’DIR. 
İLK BAŞBAKANLIĞI DA İSMET PAŞA YAPACAKTIR.
30 Ekim 1923
HALK PARTİSİ’NİN DÜN SABAH YAPTIĞI ÖZEL TOPLANTIDAN SONRA, BÜYÜK MİLLET MECLİSİ AKŞAM ÜZERİ TOPLANMIŞ VE TÜRK DEVLETİ’NİN ŞEKLİ CUMHURİYETTİR OLDUĞUNU RESMEN KABUL VE MESTAFA KEMAL PAŞA’YI DA HAZIR BULUNAN 158 MİLLETVEKİLİNİN OYBİRLİĞİYLE CUMHURBAŞKANLIĞI’NA SEÇİLMİŞTİR.
Arşivlerde yer alan İKDAM gazetesi de incelendiğinde görülecektir ki, bu gazete de diğer gazetelerden geri kalmamış ve müjdeyi altı sütunluk haber yaparak bildirmiş. İşte 1894 yılında kurulan 9546 numaralı İKDAM’ın başlıkları.
YENİ TÜRKİYE DEVLETİ’NİN YÖNETİM ŞEKLİ CUMHURİYETTİR… MECLİS DÜN YÖNETİM ŞEKLİNİ OYBİRLİĞİ İLE CUMHURİYET OLARAK KABUL ETMİŞ VE ALKIŞLAR ARASINDA GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI DA İLK CUMHURBAŞKANI OLARAK SEÇMİŞTİR.”
Bir başka vereceğimiz bilgi ve belge  ise şöyle :
“ …Yıl 1933.
Aylardan Ekim.
Cumhuriyet’in 90. yılında, yeni bir marş üretemediğimiz için günümüzde bile; düğünlerde, defilelerde, sünnetlerde, kokteyllerde hala 10.Yıl Marşını çaldığımız cumhuriyetimizin 10.yıl nutku’nu hazırlıyordu Atatürk:
Türk Milleti !
Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın 15’inci yılındayız. Bugün, cumhuriyetimizin 10’uncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun !
Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım !
Az zamanda, çok büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkarane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü, daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkartacağız. Milletimizi en geniş refahın vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Bunun için bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nisbetle daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da, muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.
Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir, Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti, milli birlik ve beraberlikle güçlükleri  yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet ilimdir.
Şunu da ehemmiyetle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaradılıştan gelen zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.
Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk milleti !
(…)
Bugün, aynı inanç ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye tüm bir bütünlükle yürütmekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kez daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmaz büyük medeni vasfı ve kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan,yeni bir güneş gibi doğacaktır....
İşte tam bu bölüme gelindiğinde, eklediği bir kaç satır için  Özel Kalem Müdürü şöyle der Gazi’ye:
Kendi el yazısı. 10 Yıl Nutku
- Sayın Paşam, bu sözler çok duygusal sözler. Bakın tüm Türkiye’de Cumhuriyet, coşkuyla kutlanıyor. Halkımız bu sözlerinizi, veda ediyormuş gibi anlar. Lütfen bu bölümü çıkartalım..
Atatürk düşünür ve hak verir. Halkının üzülmesini istemez. Çünkü halk mutludur, keyiflidir. Zaferler kazanılmıştır. Meclis kurulmuştur. Cumhuriyet ilan edilmiştir, 10.Yılı kutlanmaktadır cumhuriyetin…
Kalemi eline alır, bu bölümü kendi elleriyle çizer ve hiç bir zaman da okumaz. Ancak bu bölüm,tarihin sayfaları arasında yerini alır.
İşte, yazımızın adının da verildiği o duygusal sözler şunlardır:
Bu söylediklerim hakikat olduğu gün, senden ve bütün medeni beşeriyetten dileğim şudur: 
BENİ HATİRLAYİNIZ...
10. Yıl nutku daha sonra, hepimizin yakından bildiği  şu cümlelerle sona erer:


"Türk milleti !
Ebediyete akıp giden her 10 senede, bu büyük millet kavramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene...."
Evet, bu halk, onu gerçekten hiç unutmayacaktı. Ve unutamadı da...
Her zaman hatırladı, Ve her zaman sevdi...
Yaşasaydı yüreklerimizden öperdi…
Cumhuriyetimizin 90. yılı, kutlu olsun…


Farkında mısınız?



Yıl: 1961, Mart'ın 16'sı...
İstanbul'da "Hadiselere TERCÜMAN" gazetesinin merkezindeyim. Yurt Haberleri Servisi Şefi Vedia Blada Hanım, Çanakkale Zaferi'nin yıldönümünü izleyeceğimi söylediğinde bir gün önceden vapurla yola çıktım. 
Çanakkale'de il muhabiri Turhan Narlıer'le buluştuğumda kutlama törenleri başlamak üzereydi. 
Mart soğuğunu biliyordum da, Çanakkale Boğazı'da o mevsimde esen yakıcı soğuğu bilmiyordum 
Hava güneşli ama, öylesine soğuk ki... 
Törenleri izlerken titriyorum. Tören notlarını tutmakta zorlanıyorum. 
Muhteşem bir kutlama töreni sonrasında postaneden haberi geçince kent merkezinde yalnız başıma gezmek istedim. O zamanlar, hangi kente gidersem oranın fotoğraflarını/kartpostallarını alırdım. Önce fotoğrafçıları ziyaret edeyim dedim. 
Gittiğim her fotoğrafçıda tören fotoğraflarını görünce içimdem "Keşke otobüse film kasetiyle birlikte bu fotolardan da gönderseydim" dedim. 
O zamanlar bu günün olanakları nerede? Gazeteciler binbir fedakarlık ve de yokluk içinde görev yapıyorlar.
Fotoğrafçılardan birinde Çanakkale kartpostalları yanında yukarıdaki fotoğrafı görünce kanım durdu adeta.

Kurukafalar ve kemik yığını... 
Kimlerin mi bu kurukafalar, kemikler? 
Merakımı fotoğrafçı arkadaş giderdi:

- Bu topraklarda gözü olanların... dedi.

Dünyanın en güçlü donanmasıyla Çanakkale Boğazı'nı geçmeye gelen Batı'lı emperyalist güçler; sonunda amaçlarına ulaşamayıp yenik dönerlerken arkalarında da böyle acı bir tabloyu bıraktılar.

Emperyal heveslerini gerçekleştirmek için nice insanı ham hayalleri uğrunda feda edip perişan olarak döndüler.

Biz mi ne yaptık o zaman?
Çanakkale'yi görmeyene/ziyaret etmeyene bunu anlatmak epey zor. Bu zafer için biz de nice genci-ihtiyarı şehit verip bu vatan toprağını kutsallaştırdık.
Nice nice aile ocağı söndü bu uğurda.
Şimdi geliniz bir muhasebe yapalım:
Çanakkale Zaferi'nin öcünü almak için Yunan'ı maşa olarak kullanıp Anadolu'ya salanlar emperyalist güçler; 30 Ağustos'ta başlayıp 9 Eylül'de sona eren büyük darbeden de ders almamış görünüyorlar bugün.
Artık, bugün Anadolu üzerine oynanan oyunları bilmek/anlamak durumundayız.
Dirlik içindeki Cumhuriyet düzenine nifak sokmak ve ayrışma yaratmak isteyenler; içte/dahilde de satılmış kadrolar bulunca bu kutsal topraklarda huzursuzluk habire ateşleniyor. 
Bu şaşkınlık içinde ulusal değerler önemsenme yerine umursanmıyor.
Ulusal gelenekler çiğneniyor.
Ulusal benlik yok sayılıyor.
Ulusal kimlik sahipsizleştiriliyor.
Sonuçta; yüzyıl önce yaşadıkları yenilginin hesabını/öcünü bu toprakların sahiplerine ödetmeye çalışan/heveslenen emperyalist güçler ülkeyi karıştırmak için fitne/fesat oyunu oynamaktan geri kalmıyorlar.
Manzara ortada...
Çanakkale'de emperyalizme karşı birlik/beraberlikle savaşıp bu topraklara tecavüze kalkışanlara yukarıdaki fotoğraftaki tarihi dersi veren bizler...
Bugün ise; Batı'nın aynı güçleri, ülkede karışıklık/huzursuzluk çıkarıp insanımızı birbirine düşürüp kırdırmayı amaçlıyor; kimi gafiller/şaşkınlar ve de kimi "dahili bedhahlar" da uşaklık rolünü başarabilmenin gayreti peşindeler.
Yeni bir çıkış, yeni bir dirirliş mi?
Elbette olur/yaşanır ve yola devam edilir.
Ama, bu Batı'nın emperyalist heveslerine hizmet anlamı taşımaz mı?
O zaman, yukarıdaki fotoğrafa bir daha bakalım... 
Çanakkale'nin o yakıcı Boğaz soğuğunda "Yedi Düveli" perişan edip toprağa şehit düşenlerin üzerimizdeki haklarını düşünelim.
Nasıl öderiz bu hakkı?
Oyuna gelip birbirimizi kırıp yukarıdaki "kurukafa" yığınını bizler yaparak mı?
Yoksa, Batı'nın oyunlarına karşı birliktelik gösterip Çanakkale'de temeli atılan 90 yıllık Cumhuriyet erdemini daha olgunlaştırıp nice yüzyıllara taşıyarak mı? 
Farkında mısınız, bu kritik noktadayız.
Katkılarından dolayı Hikmet Aksoy’a teşekkürler…



Hasdal Askeri Cezaevi'nde, darbe yapmak suçuyla
yatan bir askerin, sadece FIRÇA DARBESİ
ile yaptığı Atatürk portresi...


Atatürk’ten Subaylara…

“…ALLAH göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebalı subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsî ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür. Onları aşağılar ve hor görürler. 
Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun, yaşamak için bir çaresi vardır: Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır. 
Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar, ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!”  
31 Temmuz 1920- Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde Subaylara konuşması
Paylaşımı nedeniyle Lale Gürman’a teşekkürler.


Paylaşımı nedeniyle Erzurum'dan Hatice Kaş'a teşekkürler...

Vatan Ufuklarında Doğacak Güneş…

BİR gece tatbikatından sonra Selanik’in doğusunda bulunan Karaburun istikametinde yürüyüş yaptık. Mustafa Kemal Bey alayın (38. Alay) başında, bizim önümüzde yürüyordu. Ufukta aydınlık başladı, güneş doğmak üzereydi. Birden:
- Çocuklar! dedi. Nerede ise şafak sökecek… Yıllarca bu vatanın ufuklarında doğacak bir parlak güneşin doğuşunu bekledim. Bakalım bu sabaha…
Güneş doğdu, fakat geceden kalan bulutlar berraklığını peçeliyordu. Mustafa Kemal tekrar konuştu:
- Hayır, hayır! Beklediğim böyle karanlık bulutlarla örtülü olan bir güneş değildir. Ben vatan ufkunda her türlü bulutlardan kurtulmuş bir güneşin doğuşunu bekliyor ve bekleyeceğim.
Biz ister istemez dirseklerimizle birbirimize dokunduk... Anlayamadığımız bir muamma karşısındaydık. Bu muammayı ancak 1923 senesinde Cumhuriyetin ilanıyla çözebilmiştik. Ziya KILIÇ 
Paylaşımı nedeniyle Yozgat'tan Nedret Kul'a teşekkürler...


Paylaşımı nedeniyle Tunceli'den Serap Gündoğdu'ya teşekkürler...

Bayrağı Göğsüme Sarıp…

“BAZI arkadaşların yoksulluk içinde bu büyük dâvanın başarılamayacağını zannederek, memleketlerine dönmek arzusunda olduklarını duydum. Arkadaşlar! Ben sizleri bu millî dâvaya silâh zoruyla davet etmedim, görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silâhım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketlerinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu Meclis-i Âli’de tek başıma kalsam da, mücadeleye ahdettim. Düşman adım adım her tarafı işgal ederek Ankara’ya kadar gelecek olursa, ben bir elime silâhımı, bir elime de Türk bayrağını alıp Elma Dağı’na çıkacağım. Burada tek başıma son kurşunuma kadar düşmanla çarpışacağım. Sonra da bu mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Bu bayrak kanımı sindire sindire emerken, ben de milletim uğruna hayata veda edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum.”
Mustafa Kemal Atatürk, 1920-Birinci Büyük Millet Meclisi.
Paylaşımı nedeniyle Samsun'dan Arzu Mutlu’ya teşekkürler…


Paylaşımı nedeniyle Muğla'dan Zeki Dursun'a teşekkürler...

O'nun İçin...

* Cumhuriyet olmasaydı, ben istiklal marşını ne için yazacaktım? Hürriyet, Özgürlük, Milliyetçilik, Devrimcilik, Müslümanlık... Hepsi Türkiye'de... Bunu bize sağlayana müteşekkirim. Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal'e versin... Mehmet Akif Ersoy

* Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal'de büyük bir ruh kudretinin esrarı var. Sir Charles Townshend İngiliz Generali, 1922

* Atatürk öyle bir insandır ki, hayali değildir. İstediğini bilir, bildiğini yapar, yapamayacağı birşeyi de istemez.  Avusturyalı Heykeltraş Krippel

* Şunu söyleyeyim ki, ben Atatürk’e sekreter olmak isterdim. Sebebi de, “O”nun her akşam sofrasında bulunup, yüksek düşünceleri ile beslenmek dileğimde oluşumdur. Böylece yeniden bir Üniversite bitirmiş olurdum. Fransız Başbakanlarından Edouard Herriot 
Paylaşımı nedeniyle Konya'dan Mustafa Kurt'a teşekkürler... 


Paylaşımı nedeniyle Adana'dan Ali Bozkurt'a teşekkürler...

Cumhuriyet’in İlanı Öncesi…

TÜRKİYE Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922’de aldığı tarihi kararında, saltanata son verdi.
Bu tarihi kararın da açık bir belirtisi olarak, 1921 Anayasası ile yeni siyasal rejime geçildi. Ancak, Cumhuriyet resmen ilan edilememişti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verdi ve yeni kurulan Meclis, Lozan’da elde edilen antlaşmayı onayladı. Lozan Barış Antlaşmasının kabulü ve 6
Atatürk ve İsmet Paşa
Ekim 1923te Türk Ordusunun İstanbul’a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü gerçekleşti ve böylece bir devir kapandı ve yeni bir devir açılmış oldu.
Siyasal rejimin 23 Nisan 1920den itibaren kaydettiği gelişmelere uygun devlet şeklini bulmak da bir zorunluluk haline geldi. Cumhuriyetin kabulü 25 Ekim 1923 günü gelişen bir kabine bunalımı, TBMM’de çalışma güçlüğünü ortaya çıkardı. 28 Ekim 1923 günü akşamına kadar kabine kurulamaması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Çankaya köşkünde yemek sırasında arkadaşlarına; “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz” diyerek görüşünü açıkladı. 29 Ekim günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışıldı. Sorun çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan düşüncelerini açıklaması istendi. Mustafa Kemal Paşa, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu. Grupta yapılan uzun görüşmeler sonunda, Cumhuriyetin ilanı kabul edildi. 
Paylaşımı nedeniyle Rize'den Damla Akkuş'a teşekkürler...


Paylaşımı nedeniyle Malatya'dan Koray Düzgün'e teşekkürler...

Milletimiz Çok Büyüktür…

GÜNLERİN, haftaların ve ayların çok gergin geçtiği, yurtseverlerin yakalandıklarında cezalandırılacağı ve hatta asılacağı haberlerin dolaştığı, kurtuluş için çarelerin arandığı bir ortamda, Atatürk ile gazeteci Yunus Nadi sohbet etmektedirler.
Atatürk’ün kafasında hep, halkını Osmanlı baskısından kurtarmak, bağımsızlığı, ulusal egemenliği kazanmak ve bu yıl, aradan geçen bunca zamana rağmen, aynı coşku ve aynı inançla 90. Yılını kutladığımız Cumhuri­yet’e doğru hızla ilerlemek ve Cumhuriyet’in o aydınlık yüzünü görmek ve yakalamak vardır.
Çünkü o da biliyordu ve inanıyordu ki, ilerleyen yıllarda ve günümüzde ortaya çıkacak olan her türlü so­runun kaynağının değil, çözümlerinin kaynağının cumhuriyet olduğuna, olacağına...
Onun tek beklentisi, hayali, arzusu, bir an önce meclisin oluşması ve batı örneklerindeki düzeye gelin­mesi; demokrasinin bir an önce yerleştirilmesiydi. Ama bunun hiç de kolay olmadığını çok iyi biliyordu.
Yunus Nadi
Padişahla uğraşmak, onun otoritesini bozmak, yö­netimini sonlandırmak, yeni bir düzene geçişi sağlamak, birçok insanın hayal bile edemediği bir durumdu. Her şeyi planlı yapmalıydı. Ve öyle de yaptı tüm hayatı boyunca...
Şöyle dedi Yunus Nadi sohbette:
- Her şeyden önce Ordu'nun kurulması ge­rekmez mi? Ondan sonra meclis, pekala toplanabilir. Meclisin ne vakit toplanabile­ceğini tahmin ediyoruz? Bir de her kerameti meclisten beklemek niyetinde miyiz.?”
Gazeteci Yunus Nadi'nin bu sözlerine Atatürk, hiç şaşırmadı, kızmadı da. Çünkü o sefalet, eziyet çeken hal­kına güveniyor, ona yürekten inanıyordu. Nadi’ye verdiği yanıt, Cumhuriyet'in 10.yılı nedeniyle düzenlenen tö­rende yaptığı konuşmada belirttiği, halkına güvenin ve inancının tam yansımasıydı. Çünkü o, ulusun kurtuluş yolunun sadece ve sadece meclis olduğunu ve olacağını çok iyi biliyordu:
- Ben bilakis, her kerameti meclisten bekle­yenlerdenim. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmayalım. O esareti ve kötülüğü kabul etmez. Bence meclis kuram değil, gerçek­tir. Ve gerçeklerin en büyüğüdür. Öncelikle meclis, sonra ordu Nadi bey... Orduyu ya­pacak olan millet ve ona dayanan meclis­tir…”
Paylaşımı nedeniyle Eskişehir'den Tuncay Çetin'e teşekkürler...


Paylaşımı nedeniyle Zonguldak'tan Hikmet Aksu'ya teşekkürler...

Atatürk’e İdam Fermanı…

CUMHURİYET’in ve TBMM’nin kurulması, hiç o kadar kolay olmadı. Günümüz meclisi gibi, hiçbir önerge, teklif hemen kabul edilmiyor, günlerce haftalarca süren kavgalı görüşmeler yapılıyordu.
Mustafa Kemal ısrarla meclisi Ankara’da kurmak istiyordu.
Ancak Ankara'da bir meclis oluşması, ilk başlarda büyük bir çoğunluk tarafından bir türlü benimsenmedi. Onlar, yeni bir düzenin yeni bir çağdaş yaşam biçiminin ilk temellerinin atıldığının farkında bile değillerdi. En yakın arkadaşları da  bu fikre karşı çıkmaktan geri durmadılar:
- Paşam, halk İstanbul'daki meclisi tanır. An­kara'da Kurucu Meclis adı altında milletin aklının almayacağı bir meclis toplamak doğru değildir. Böyle bir meclise katılacak kimseler bulmak da güçtür. Bulunsa bile bu meclisin alacağı kararlar memleketin gene­linde uygulanamaz.”
Kazım Karabekir'in, özellikle meclisin toplanması­nın doğru olmadığı düşencesine, Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa da destek verdiler.
Mustafa Kemal, arkadaşlarının bu düşüncelerine, her zaman yansıttığı olgun ve anlayışlı tavrı ile karşı çık­madı, çekincelerine rağmen meclisin İstanbul'da toplan­masını kabul etti.
Ve meclis İstanbul'da toplandı. Toplandı ama, İn­giliz işgalindeki İstanbul’da toplanan bu meclis, yine İngi­lizler tarafından basılınca Mustafa Kemal'in haklılığı or­taya çıktı.
İdam Fermanı
Bu aşamada Mustafa Kemal'in hedeflediği artık tek bir meclis vardı. O da milli iradenin tamamen millete ait olduğu bir meclisti. Bu düşünce, aslında o yıllarda dünya gerçeğine hiç de yabancı değildi.
Ve Ankara'ya İstanbul'dan, Anadolu'nun bir çok kentinden büyük bir göç başladı.
Mustafa Kemal'in bu kurtuluş mücadelesi, giderek  padişahın otoritesini sarsar boyutlara geldi. Padişah oto­ritesini göstermek ve Mustafa Kemal'i ortadan kaldırmak için, Kurtuluş kahramanlarına ilk cezayı verdi: İDAM...
"...Üçüncü ordu müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan  Selanikli Mustafa Kemal Efendi, İstanbullu Kara  Vasıf Bey, Salacaklı Fuad Paşa, İs­tanbullu Doktor Adnan bey ve Halide Edip Hanımın her türlü resmi ünvanlarının kaldı­rılmasına ve idamlarına karar verilmiştir..."
Bu ferman, Mustafa Kemal  ve arkadaşlarını hiç şaşırtmadı. Korkmadılar. Aksine daha da ateşledi onları. Bu fermandan sonra Yurtseverler İstanbul'dan Ankara'ya tüm güçlük ve engellemelere rağmen akın etmeye başla­dılar.
Çünkü tek bir hedef vardı: KURTULUŞ ve CUMHURİYET…
35LİK Arşivi...


Paylaşımı nedeniyle Edirne'den Şevket Aslan'a teşekkürler...


Gezi…

Taksim,
Kızılay,
Gündoğdu,
Eskişehir,
Hatay, Edirne, Hacı Bektaş
Omuz omuza fidanlar
Haykırsın milyonlar
Kardeş kardeşi vurur mu?
Ey kalleş Emperyalizm
Bu yurt sana dar olsun
Halk bir olsun
Vatan kurtulsun
Bayrak dalgalansın
Mustafa Kemal’in Askerleriyiz!
Elhamdülillah!..
Katkılarından dolayı Yaşar Aksoy'a teşekkürler...


Paylaşımı nedeniyle Çanakkale'den
Aysu Topel'e teşekkürler...

Var mı, Yok mu?

TUNUS ve Mısır’daki “halk ayaklanmalarından” sonra Türkiye’de bazı siyasetçiler, bu ayaklanmaları “devrimci kalkışmalar” zannetmiş olacaklar ki, Atatürk’ün “Bursa Nutku”ndan söz etmeye başladılar. Tabi birileri, Bursa Nutku’na gönderme yaparak “halk hareketinden” söz edince, başka birileri de “Bursa Nutku yoktur!” diyerek bağırıp çağırmaya başladı. Hatta kendine “tarihçi” sıfatını yakıştıran kimi yeni etme “karşı devrimciler”, akıl yürütmelerle ve saat hesaplamalarıyla Atatürk’ün Bursa’da böyle bir nutuk vermiş olmasının “imkansız!” olduğunu iddia ettiler.
Şubat 1933’te Bursa’da Türkçe ezana tepki gösteren bir grup, ezanın yeniden Arapça okunması için valiliğe yürümüş, ancak olaylar büyümeden bastırılmıştır. Bir yurt gezi sırasında bu olayı haber alan Atatürk, 5 Şubat 1933’te Bursa’ya gelerek olaylar hakkında bilgi almış ve akşam Çekirge yolundaki bir köşkte “Bursa Nutku” diye bilinen konuşmasını yapmıştır.
İşte Bursa Nutku:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!”
Ben, “Bursa Nutku var mıdır yok mudur?” tartışmalarına girmeden, Atatürk’ün 1923 yılındaki başka bir nutkundan söz edeceğim. 
Bursa Nutku’nu reddedenler, bakalım “bütün resmi kayıtlarda yer alan”, “belgeli” bu nutka ne diyecekler? Bakalım bunu da reddedebilecekler mi?
İşte Atatürk’ün 1923’teki o nutku:
“Sayın gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır: Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine bırakacağımız vicdani emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız. Milletin yükselme gerek ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti o yükselme merhalesine götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mani olacağız.
Bunun için dimağlarımıza, irfanlarımıza, bilgimize, icap ederse bileklerimize, pazılarımıza, bacaklarımıza müracaat edecek, fakat neticede mutlaka ve mutlaka o gayeye varacağız. Bu millet, sizin gibi evlatlarıyla layık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, s.133).
Sinan Meydan
1933 Bursa Nutku’ndaki; “Türk genci!... Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır…” cümlesiyle; 1923 Nutku’ndaki: “Sayın gençler!... Milleti o yükselme merhalesine götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mani olacağız. icap ederse bileklerimize, pazılarımıza, bacaklarımıza müracaat edecek, fakat neticede mutlaka ve mutlaka o gayeye varacağız…” cümleleri “anlamca” neredeyse aynıdır.
1933 Bursa Nutku’ndaki: “…Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” cümleleriyle, 1927 Hitabesi’ndeki, “… memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakrü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” cümleleri “anlamca” neredeyse aynıdır.
Özetle: 1933 Bursa Nutku’nun “içerik” ve “üslubu”yla Atatürk’ün 1923 Nutku’nun ve 1927 Gençliğe Hitabesi’nin “içerik” ve “üslubu” birebir örtüşmektedir. Her üç nutukta da gençlere seslenilmekte, her üç nutukta da Cumhuriyetin, devrimlerin korunmasının altı çizilmekte ve her üç nutukta da gençlerin direnişinden söz edilmektedir.
23 Nutku ve 27 Hitabesi, 33 Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olduğunun en güçlü kanıtlarıdır.
Katkılarından dolayı Sinan Meydan’a teşekkürler…


Paylaşımı nedeniyle Balıkesir'den Özgün Çelik'e teşekkürler...

İsmet Paşa’nın kurtarılışı…

İNÖNÜ, Rusya seyahati dönüşü, Bulgaristan elçiliğimizde mahsur kaldı. Bulgar çeteciler İnönü'yü öldürmek için elçiliğimizi kuşatmışlardı. Bulgaristan'a ihtar verildi ama, hükümeti umursamadı.
Ankara'daki bazı kafalar çareler düşündüler. İşin içinden çıkamadılar. Atatürk'e sordular. O, "sizler ne düşünüyorsunuz"? diye sordu.
"Bulgaristan'a ekonomik baskı uygulayalım ...", dediler. Atatürk, güldü: "Telefonu verin bana", dedi. Donanmaya emir verdi. Ertesi sabah, Yavuz zırhlısı İzmit'ten Varna'ya gitti. Limanda havaya yüz bir pare top atışı yaptı. Topların gürültüsünden evlerin camları kırıldı.
Gemi amirali Bulgar yetkililere, "İsmet Paşa'yı almaya geldim" dedi.
Bulgar hükümeti, İsmet Paşa'yı Sofya'dan Varna'ya zırhlı bir trenle derhal getirdi.
Oradan da bando ve merasimle Yavuz'a uğurladı. Amiralimiz, kırılan camların parasını ödedi. İsmet Paşa'yı yurda getirdi. 
Kaynak: Avni Altıner, "Her Yönüyle Atatürk" Osman Oy, "Yorumsuz", Oda Yayınları., 1. baskı, Haziran 2007, İstanbul, s.387-388. 
İşte Güçlü Ordu, Güçlü Devlet, Gerçek Lider bu demek... "One minute" demekle olunmuyor…
Paylaşımı nedeniyle İzmir'den Hüsnü Yardımcı’ya teşekkürler…


Paylaşımı nedeniyle Gaziantep'ten Nurgül Yıldırım'a teşekkürler...


Satış Devam Ediyor Ankara’da…

KOROBAŞI 1
Ankara şehrinde Pazar kuruldu Ankara şehrinde sattılar bizi
HALK KOROSU Kolumuzu sattılar gözümüzü sattılar kanımızı sattılar. 
Memleket bizim kolumuz, bizim gözümüz, bizim kanımızdır; sattılar memleketi.
KOROBAŞI 2
İsimleri isimlerimize benzer, dilleri dillerimize.
KOROBAŞI 1
Fakat mantarın ağaçla atsineğinin atla ilgisi neyse onlarda o kadar bizden bu memlekettendir.
HALK KOROSU
Onlar kasabın bıçağı, biz dananın boğazı, onlar yangın biz yanan ev, onlar çekirge, biz ekin.
KOROBAŞI 2
Sattılar bizi…
KOROBAŞI 1
Hayınlık onların tiyniyetindedir.
HALK KOROSU
Cesette kalbin atmayışı, çürüyen etteki kurt, akrepteki zehir gibi.
KOROBAŞI 1
Ve sattılar bizi bizden korktukları için.
HALK KOROSU
Kuruyan ayrıkotunun, sona eren gecenin, aç bırakanın aç kalandan korkusu. KOROBAŞI 1
Ankara şehrinde kuruldu pazar Ankara şehrinde sattılar bizi.
KOROBAŞI 2
Ve satış devam ediyor.
KOROBAŞI 1
Ve üç denizle çevrili koskocaman bir memleket ve namuslu, çalışkan, fakir insanları onun ve son pırıltıları hürriyetinin ve bağımsızlığının son santimetreleri ve haysiyetinden kalan son kırıntılar satılıyor haraç mezat.
HALK KOROSU
Satılıyor ipek halılar üzerinde,
Satılıyor altında billur avizelerin.
Satılıyor içkiler içilerek,
Satılıyor muzıkalar çalınarak,
Satış devam ediyor Ankara’da…
NAZIM HİKMET RAN - Kore Savaşı‘na Türkiye’nin asker gönderme kararı üzerine yazılmış oyun.
Paylaşımı nedeniyle Ankara'dan Aynur Bal’a teşekkürler…


Paylaşımı nedeniyle Kastamonu'dan Meltem Akman'a teşekkürler..

Paylaşımı nedeniyle İzmir'den Engin Yavuz'a teşekkürler...

Paylaşımı nedeniyle Artvin'den Gaye Dirik'e teşekkürler...

Venezuella'nın başkenti Karakas'ta, 
1998 yılında açılan Atatürk Heykeli.
Paylaşımı nedeniyle Trabzon'dan Taştan Yıldırım'a teşekkürler...

Paylaşımı nedeniyle Şavşat'tan Aylin Köroğlu'na teşekkürler...

Paylaşımı nedeniyle Sinop'tan Nevin Çetin'e teşekkürler...

Paylaşımı nedeniyle Denizli'den
Cüneyt Zeytinci'ye teşekkürler...
Paylaşımı nedeniyle İzmir'den Murat Kıvılcım'a teşekkürler...

Paylaşımı nedeniyle Almanya'dan Aygun Sabah'a teşekkürler..

Paylaşımı nedeniyle Mersin'den
Aynur Burak'a teşekkürler... 



… Ve Son Söz:

* "SEHVEN" AK-CHP'li olunur ana, Atatürkçü olunmaz…
Paylaşımı nedeniyle İstanbul'dan Rana Pamir’e teşekkürler...

  



CUMHURİYET'İN 90. YILI NEDENİYLE HAZIRLANAN 
"35LİK CUMHURİYET ÖZEL" SAYISI,
TAMAMEN OKURLARIMIZIN DESTEĞİ VE PAYLAŞIMI 
İLE HAZIRLANMIŞTIR...

DUYURUMUZ ÜZERİNE GELEN YÜZLERCE BİLGİ VE BELGE
ARASINDAN SEÇMELER YAPILMIŞ VE İÇLERİNDEN
DAHA AZ BİLİNENLER SAYFAYA KONULMUŞTUR.


İLGİNİZE VE DESTEĞİNİZE 
ÇOK TEŞEKKÜR EDERİZ...












35'LİĞİ takip eden, başta Türkiye olmak üzere; ABD, İngiltere, Rusya, Almanya, Belarus, Ukrayna, Avusturya, Avustralya, Bosna Hersek, Yunanistan, Belçika, Sırbistan, Fransa, Makedonya, Kanada, Hollanda, Güney Kore, Japonya, Irak, İspanya, Portekiz, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir ve İsviçre'de yaşayan ve de yazılarıyla katkı koyan, önerilerini paylaşan tüm dostlarımıza teşekkür ederiz...


Yorum, istek ve önerilerinizi 
yazabilir, paylaşabilirsiniz...




altay@vecdialtay.net





BU SİTE, BASIN ETİK YASASINA, ÇOCUK, KADIN, İNSAN VE 
HAYVAN HAKLARINA UYMAYI TAAHHÜT EDER...

BU SİTEDE YAYINLANAN YAZILARI PAYLAŞABİLİR, 
ALINTI YAPABİLİR VE KULLANABİLİRSİNİZ...



3 yorum:

  1. Değerli Vecdi Altay Bey,
    Derlediğiniz tarihi yazı tartışma götürmeyecek derecede değerliydi.
    Bugüne has günün anlamını tarihi karelerle bizlere bir kez daha anımsatan yüreğinize sağlık diler, minnet ve teşekkürlerimi sunarım.
    Ülkemizin bağımsızlığını kazandıran Gazi Mustafa Kemal Paşamızın ve Mehmetçiklerimizin aziz ruhları şad olsun.
    29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu olsun.
    Kaleminiz daim olsun.

    Sevgi ve saygılarımla

    Emine PİŞİREN

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İLGİNİZE VE DESTEĞİNİZE BEN TEŞEKKÜR EDERİM SAYIN PİŞİREN...
      BEN SADECE BİREYSEL, MESLEKİ VE TOPLUMSAL SORUMLULUKLARIMI YERİNE GETİRMEYE ÇALIŞTIM.
      HAFTALAR SÜRDÜ BU HAZIRLIK...
      OKUDUĞUNUZ VE YORUMLADIĞINIZ İÇİN SİZİN DE YÜREĞİNİZE SAĞLIK...
      TEŞEKKÜR EDERİM BEN DE.
      AYDINLIK GÜNLERDE BULUŞMAK ÜZERE.
      YILMAK YOK, YOLA DEVAM...
      SELAM SEVGİ VE SAYGILARIMLA...
      HOŞÇA KALIN...
      BÜYÜK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN...

      Sil
  2. Emeğine sağlık Vecdi...

    Nazım Hikmet'e ait oyunun adı "Fatma, Ali ve Diğerleri"dir.

    YanıtlaSil